serendip ya da hasbel kader mutluluk

serendip ya da hasbel kader mutluluk

26 Eylül 2016 Pazartesi

Öz şefkat 3. bölüm: Egzersiz

Şefkatli sesimizi bulmak için bir çalışma





Bir önceki yazıda içsel eleştirmenimizden ve kendimize bir türlü yöneltemediğimiz içimizdeki şefkatli taraftan bahsetmiştim. Bu içsel şefkat kavramı bazı insanlar için kabul edilemez bir kavram. Kendine şefkatli davranırsa değişimin önünü keseceğine ve zararlı davranışları değiştirmek için gerekli motivasyondan mahrum kalacağına inanan kişiler kırbaçlarını bırakmakta zorlanır. Örneğin çocuğuna kötü davranan bir anne…

Oysa şefkat sadece kabulden ibaret değildir. Şefkat göstermek demek zararlı davranışı kabul etmek demek değildir. Bir davranışı değiştirmek için motivasyonunuz şefkatse, değişim arzunuzun kaynağı sevgi ve özendir diyor Prof Kristen Neff. Motivasyonunuz içsel eleştirmenden geliyorsa kaynağınız korkudur. (Ya o davranış değişmezse, amanın ne yaparım!)

Gelin, içimizdeki eleştirel taraf ve şefkatli tarafı fark edebilmek için küçük bir çalışma yapalım. Cevaplarınızı sadece düşünmek yerine yazmak daha etkili olacaktır.

EGZERSİZ

1. Kendinizi sık sık yiyip bitirmenize sebep olan ve değiştirmek istediğiniz bir davranışı seçin. Size hizmet etmeyen ve değişim potansiyeli olan bir davranış olsun.

Örnek:
- Aşırı yemek yiyorum.
- Yeterince spor yapmıyorum.
Düzenli meditasyon yapamıyorum.
- İşlerimi devamlı erteliyorum.
- Çok çabuk öfkeleniyorum.

2. Şimdi eleştirel sesi bir bulalım önce. Bu davranışta bulunduğunuz zamanlarda kendinize tipik olarak söylediğiniz şeyleri yazın.

Örnek:
- Senden bir cacık olmaz.
- Her zamanki gibi… Tipik ben…
- Nasıl bu kadar salak olabiliyorum?
- Neyde dikiş tutturdum ki bunda tutturayım!
Vb…


Öz şefkat 2. Bölüm: Kendimizin en iyi arkadaşı olmak


İlk yazıda hoşlanmadığımız duygular ortaya çıktığında onları nasıl baskıladığımızdan biraz söz etmiştim. Bu yazıda ise “tu kaka” duygular yükseldiğinde kendimize nasıl şefkatli davranabiliriz konusuna biraz daha yakından bakmak istiyorum. Bu konuyu çok önemsiyorum, çünkü kendim dahil çevremdeki birçok insanın mükemmel olmayan parçalarını görmezden gelmek için nasıl üstün bir çaba gösterdiğini/gösterdiğimizi görüyorum.


Şefkat kelimesi ne çağrıştırıyor? Ben şefkat dendiğinde bir insanı, içinde olduğu durum ne olursa olsun kabul etmeyi, onu pamuklara sarıp sarmalamayı ve ona sıcaklık, nezaket, sevecenlikle yaklaşmayı anlıyorum. Ama bu konu hakkında çalışmaya başlamadan önce kendi şefkat anlayışımdaki “zor durumda olana acıma” duygusu beni çok rahatsız ediyordu. Bu acınacak halde olma anlayışı, şefkati kendime yönlendirmek konusunda en büyük engelimdi. Şefkat, “vah zavallı ben” demekse eğer, öz şefkat yerine kendimi kırbaçlamayı tercih ederdim.

Teksas Üniversitesi Öz Şefkat Araştırma Laboratuarı’nı yöneten Prof Kristin Neff şefkati şöyle tanımlıyor: Zorluk yaşayan bir insana karşı şefkat duyduğunuz zaman içinizde bir sıcaklık, özen gösterme isteği ve bir şekilde yardımcı olma dürtüsü ortaya çıkar. Şefkat duymak aynı zamanda başarısız olmuş ya da hata yapmış insanları sert bir şekilde yargılayıp eleştirmek yerine onlara anlayış ve sevecenlik sunduğunuz anlamına gelir. Şefkat acı çekmenin, başarısız olmanın ve kusurlu olmanın herkesin yaşadığı ortak, evrensel insanlık deneyimi olduğunu kabul etmek demektir.


Öz şefkat ise siz zor bir dönemden geçerken, başarısız olduğunuzda ya da kendinizle ilgili hoşlanmadığınız bir şeyler fark ettiğinizde aynı şekilde kendinize davranabilmeniz anlamına gelir. Kendinizi yargılamak ya da yaşadıklarınızı görmezden gelmek yerine “Şu an gerçekten bir zorluk yaşıyorum. Tam da bu anda kendimi avutacak, rahatlatacak ne yapabilirim? Kendime nasıl özenli davranabilirim?” diyebilmek... Peki neden söz konusu sevdiklerimiz olduğunda şefkat konusunda cömert olabilirken, iş kendimize şefkatle yaklaşmaya geldiğinde dilsizleşiyoruz?

Kim bu içsel eleştirmen?



Kendimizi tehdit altında hissettiğimizde adrenalin ve kortizol gibi hormonlar üretiriz ve beynimiz soruna saldırma emrini verir. Ancak eğer bir hata yapmışsak sorun bizzat bizizdir. Böylece soruna saldırmak için kendimize saldırırız. Başkalarının yaşadığı sorunlar ise bizim için tehdit değildir, stres hormonlarımızı dürtüklemez ve “savaş ya da kaç” tepkilerine sebep olmaz. Bu nedenle diğer insanlara karşı şefkat hissetmek çok daha kolaydır.


Öz şefkat 1. Bölüm: Acıyı uyuşturma stratejilerimiz


Acıyı, korkuyu ve diğer birçok istenmeyen duyguyu uyuşturmak konusunda da acının içinden geçmek konusunda da hatırı sayılır deneyime sahibim hamdolsun :). Ama 15 Temmuz gecesi 3,5 yaşındaki kızımla birlikte kaosun ortasında kaldığımdan beri bu konuda sanırım seviye atladım. O gece yaşananların detayına girmeye gerek duymuyorum. Sonrasında ise benim için de ilginç bir süreç başladı.

“Bende şu an neler oluyor?” diye sormak yerine, “Saçma sapan konuşma la!” demek!


Kendi üzerinde gönüllü olarak çalışan birçok insan gibi, benim de kendime cesaretle en sık sorduğum soru: “Bende şu an neler oluyor?” sorusu.
Hatta yazarak düşünen, yazarak anlayan ve yazarak farkındalık çalışan biri olarak defterlerim de bu soruya binbir çeşit cevapla dolu. Alper Hasanoğlu’nun deyimiyle kendi uçurumuma bakmaya cesaret edebildiğim için takdir ederim kendimi. Ama 15 Temmuz’dan sonra o soruyu soramadım ben. Ve sormamak için de çeşit çeşit taklalar attım. Korkuyu, acıyı, paniği, kırıklığı, bozulmuşluğu, çürümüşlüğü, yüzleşmeyi görmemek için uyuşturdum kendimi. Üstelik kendimi uyuşturduğumu bile bile. Göz göre göre… Ne yaptım? 96 bölümlük Behzat Ç dizisini 2 haftada bitirdim! Evet yaptım. Ben yaptım! Soranlara kitap okuduğumu söyleyip gece yarılarına kadar Behzat Ç izledim. Üstelik bana kendimi iyi hissettirecek, hafif, komik, şen şakrak bir dizi de değildi seçtiğim. Acıyı acıyla, korkuyu korkuyla uyuşturma yolunu seçtim. Sonlara doğru cep telefonum polis telsizi gibi gelmeye ve her an bir yerlerden Akbaba çıkıp “Aga cinayet var” diyecekmiş gibi gelmeye başlayınca hafif bir karıncalanma hissettim neyse ki.


Nihayet kafamı gömdüğüm yerden çıkarıp “o neydi öyle?” diye sorabildiğimde, kendime hatırlattığım ilk şey şu oldu: Duyguları uyuştururken seçici davranamazsın; tüm duyguları aynı anda uyuşturursun. Yani sadece korkuyu, sadece öfkeyi, sadece acıyı değil neşeyi, sevgiyi, mutluluğu da uyuşturursun.