serendip ya da hasbel kader mutluluk

serendip ya da hasbel kader mutluluk

26 Şubat 2016 Cuma

Mükemmel bir şekilde kusurluyuz!



Özgüven ve cesaret kavramlarından konuşulurken çoğunlukla şöyle bir eğilim gözlemliyorum: Kendine güvenen cesur bir insan aslan gibi kükrer, kaplan gibi hedefine kilitlenir ve bir pars gibi hızlı, yırtıcı ve çeviktir. Oysa özgüven için hayvanlar aleminden bir örnek düşünecek olsam benim aklıma ilk gelecek örnek kaplumbağa olur. 



Kocaman hantal bir kabuk, buruş buruş bir surat… Tehlike anında evine girmesi korkaklıkla özdeşleştirilmiş ve bana göre fena halde haksızlığa uğramıştır. Ben o içe çekilme zamanlarını da çok bilgece buluyorum. Kaplumbağa kavgaya gürültüye girmez. Polemiğe girmez. Kimseyle yarışa girmez. Acele etmeye kalkışmaz. Ne olduğunun farkındadır ve bu farkındalığıyla bence gayet karizmatik bir hayvandır. Kendini olduğu gibi kabul etmenin, özgüvenin timsalidir bana göre. Hatta belki uzun yaşamasının sırrı da buradadır.

 
Özgüven ve içsel cesaret birbiriyle göbekten bağlı iki kavram ve bu ikisinin yanına üçüncü bir arkadaşı da çağırırsak çay partisi için hazır oluruz diye düşünüyorum: O kavram da kendin olmak!
 
Kendimizden başka herkes olmamızı bekleyen bir toplumda kendin olma cesaretinden daha büyük bir cesaret düşünemiyorum. Çünkü kendin olmak demek kusurlu olmak, incinmeye açık olmak, hata yapmaya açık olmak, kendini tüm otantik benliğinle ortaya koyabilmek demektir. Ve kabul edersiniz ki beyler bayanlar, bu da sıkı cesaret gerektirir.

Kendin olma cesaretini göstermemizin önündeki en büyük engellerden biri kusurlu oluşumuzun başkaları tarafından görülebileceğine dair korkumuzdur. O nedenle özgüveni kulaklarından fışkıran birçok insan, aslında çoğunlukla içlerinde en büyük korkuları yaşayan insanlardır. Özgüven ve içsel cesaret volümü o kadar yükseltme ihtiyacı duymaz. ''Bakııın bende neler neler var'' diye pek de şov yapmaz. Ama çoğumuz sadece mükemmel olursak sevilebiliriz inancıyla büyüdük. Sadece mükemmel olursak değerli olabileceğimize inandık. Kötü haber mükemmel olmak imkanlı değil, çünkü hepimiz insan olma deneyimi yaşayan varlıklarız. İyi haberse, mükemmel olmak zorunda değiliz zaten. Kusurluyuz ve böyle çok da güzeliz. Bazen fosluyoruz, bazen kendi duvarlarımıza tosluyoruz ama tam da böyle büyüyüp öğreniyoruz. Hangi çocuk kucakta bebekken bir anda kalkıp maraton koşmuş? Benim kızımın ilk adımları Walking Dead dizisinden fırlamış bir zombinin adımları gibiydi. Çocuklar düşer, kalkar, yürür, gene düşer, gene kalkar. Eline verdiğiniz yoğurt kasesi ve kaşıkla etrafın canına okur ve sonra o kaşık ağzını bulur. Ve biz de bu büyüme sürecindeki sakarlıkları, hataları, ağzı burnu yoğurtlu halleri çok sevimli buluruz. Peki aynı anlayışı kendimize gösterebiliyor muyuz

1 Şubat 2016 Pazartesi

Mutluluk terörü ve mahalle baskısıyla pozitif olmak!

Mutlu olmak, neşe saçmak, gülümsemek harika. Peki kendimizi o kadar da mutlu ve sevgi kelebeği modunda hissetmediğimiz günler? Peki öfkelendiğimiz anlar? Peki melankolik zamanlarımız? Korkularımız? Elbette bunların girdabına kapılıp gitmenin kimseye bir faydası yok. Ama üzgünsek üzgünüzdür. Öfkeliysek öfkeliyizdir. Farkında mısınız yüzü biraz düşmüş, kendini iyi hissetmeyen insanlardan cüzzamlı gibi kaçmaya başladık. “Enerjimi düşürüyor” diye... Ve biz de varlığımızla karşımızdakine iyi gelmeyeceksek kendimizi kapatmayı tercih etmeye başladık. Çünkü etrafımızdakiler için “yeterince mutlu” değilsek maskemizi tamir edene kadar etraflarda görünmemek daha iyi. Çünkü ayıp bir şey üzgün, korkmuş, öfkeli, hüzünlü olmak. İşin pis tarafı bu “kötü” duyguları yok saymaya, halının altına süpürmeye çalıştıkça onları besliyor ve büyütüyor oluşumuz. Ben buradayım diye bağırmak için seslerini gürleştirmek zorunda kalan duygular, biz dönüp açık yüreklilikle onlara bakmadan bir yere gitmiyorlar.

Kendi deneyimimizin tamamına kucak açamazsak karşımızdakini nasıl olduğu gibi kabul edeceğiz? Sadece iyi hissettiren deneyimler, sadece iyi hissettiren insanlar ve ortamlarla kendimizi sınırladığımızda konfor alanımızdan çıkıp büyümeyi nasıl başaracağız? Ne kadar utanç ya da acı verici olursa olsun hiçbir parçamızı reddetmeden nezaketle kabul edebilirsek insan olmanın hakkını vermeye yaklaşmış oluruz diye düşünüyorum.