
Küçükken siz de hızla dönüp dönüp dönüp bir anda durarak
odanın, eşyaların nasıl dönmeye devam ettiğini izler miydiniz? “Ben hala
dönüyor muyum yoksa ben durdum da oda mı dönüyor” diye tatlı bir kafa
karışıklığı... Ne çok vaktimiz vardı merak etmek ve denemek için.
Sıkıcı bir yetişkin olup merak etmeyi ve denemeleri
bıraktığımda ise zamanla yarışırken buldum kendimi (kendimi pek bir yerde
bulmuşluğum da yoktu ya işte lafın gelişi). Sanki soğuk zinciri kırmadan
birilerine böbrek yetiştiriyordum her gün. Alice’in tavşanı gibi elimde
köstekli saat, “geç kaldım” cümlesini mantra haline getirmiştim. Aslında gene
küçüklüğümdeki gibi olduğum yerde hızla dönüyordum belki ama bu sefer eğlence
ve merak değil kaygı ve mide bulantısı yaşıyordum. Ve sonra tıpkı küçükken bir
anda durduğum gibi durdum bir gün! Öylece, ben bile kendimden beklemezken!
Durma hakkımı
kullanıyorum.
Reklamcılığı bıraktığımda bahar aylarının başlangıcıydı. İlk
defa gittiğim bir ülkedeymişim gibi hayretle bakıyordum etrafıma. Her gün işe
gidip gelirken yürüdüğüm yollar, her gün gördüğüm ağaçlar, köpekler bambaşkaydı
şimdi. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum; bu kış herhalde çok kar yağdığı için
bahar böyle coşkulu oldu bu sene. Çiçeklerin rengine, ağaçların yeşiline sebep
bulmaya çalıştım uzun uzun. Sonra anladım ki ağaç aynı ağaç, çiçek aynı çiçek.
Sadece ben durup bakmayı, baktığım şeyi gerçekten görmeyi, gördüğümü hissetmeyi
öğrenmeye başlamışım. Ya da buna zaman ayırabilmişim. Denizi ilk defa gören
birinin hayretiyle yıllardır burnumun ucunda duran her şeye merak ve coşkuyla
bakabilmişim.
İşte o günlerde yazdığım bir yazıyı buldum:
