Tarih bizi nasıl yazacak
bilmiyorum ama tam da içinden geçerken biz kendimizi nasıl yazıyoruz, nasıl
anlatıyoruz buna dikkat ediyorum bir süredir.
Kelimelerin gücünün farkında mıyız? Yarattığımız
hikayelerin, odağımızı nereye vediğimizin gerçekliği nasıl
şekillendirebildiğinin, kullandığımız dilin etkisinin farkında mıyız?
İki toplumsal olay arasında biraz soluklanıyoruz sanki. Yeni
yıl dileklerimizi diliyoruz, iki üç eğlence, sofra görseli paylaşıyoruz. Sonra
BUM! Lanetlemeler, nefret kusmalar, siyah profil fotoğrafları. Sonra kar
yağıyor memlekete. Şenleniyor ortalık, bembeyaz manzaralar, çocuksu bir neşe ve
belki de bir şeyler değişir umudu. Bir sonraki olaya kadar. Ama bu git gelin
içinde bir şeyler kıpırdanmaya başladı. Eskiden arada kaynayıp gidebilecek
küçük iyilik hikayeleri. Hayvanlara kapılarını açan mağazalar, “hiç olmazsa
bugün güzel bir şey olsun hayatımda” diyerek eksik para alan taksi şoförü,
fırtınada boğaz köprüsünde bir anda diğer araçlar tarafından korunmaya alınan
motosikletlinin hikayesi vb. Bu hikayelerin ağızdan ağıza, elden ele
yayıldığını ve çoğalmaya başladığını görüyorum.
Christina Baldwin’in
nefis bir kitabı var: Storycatcher
(Hikaye Kapanı diye çevrilebilir belki Hikaye Yakalayıcısı yerine :)) Baldwin
diyor ki deneyimlerimizi hikayelere nasıl
aktardığımız bireysel hayatlarımızı nasıl yaşadığımızı belirler. Bir de
işin toplumsal boyutuna dikkat çekiyor ve ekliyor; kolektif hikayelerimizde neyi vurguladığımız ve tekrar tekrar neyi
anlattığımız, içinde bulunduğumuz toplulukla olan ilişkimizi belirler.
Sonra çemberi daha da genişletiyor ve diyor ki geniş insanlık hikayesinde neyi koruduğumuz, dünyada nelerin mümkün
olduğuna dair inancımızı belirler.
I Dünya Savaşı sırasında önemli bir olay yaşanıyor. Geniş insanlık hikayesinde nelerin mümkün
olduğuna dair çok etkileyici bir hikaye. 1914’ün yılbaşı gecesi... Batı
Cephesi’nin siperlerinde evlerine özlem duyan İngiliz ve Alman askerlerinden
oluşan iki hat var. İki hattın ortasında da “no man’s land” (sahipsiz toprak)
denen en ateşli bölge var. O karlı ve mehtaplı gecede Almanlar, orduları
tarafından dağıtılan ve üzerinde küçük mumların yandığı yılbaşı ağaçlarını karşı
taraf da görsün diye siperlerin önüne taşır. İngilizler coşku ve neşe içinde
bağırarak karşılık verir. Almanlar “Stille Nacht” (Sessiz Gece) şarkısını
söylemeye başlar ve İngilizler de “Silent Night” (Aynı şarkının İngilizcesi)
ile eşlik eder. Bu, Almanları cesaretlendirir ve silahlarını bırakıp elerinde
mumlar, pastalar ve purolarla ayışığının altında siperleri terk edip düşman
hattına doğru ilerler. İngilizler de purolarını ve pudinglerini alıp ilerler.
İki düşman ülkenin askerleri yasak bölgede, ateş hattında buluşur. Birbirlerine
hediyeler verir, yiyeceklerini paylaşır, Noel şarkıları söyler, futbol
oynarlar.
Bu beklenmedik ateşkes binlerce askeri içine alarak yüzlerce
kilometreye yayılır. Artık birbirlerine ateş edemezler. Ve savaş bir anda
kendiliğinden durur. İki tarafın dehşete düşen komutanları binlerce askeri yeni
pozisyonlara transfer etmek zorunda kalır, ta ki düşman yeniden yüzü ve
hikayesi olmayan biri haline gelene kadar, kardeş değil öldürülebilir biri
olana kadar. Akademisyenler 100 yıl sonra bile bu olayı araştırmaya devam
ediyor. Askerlerin günlüklerini ve mektuplarını inceleyerek “askeri zihindeki
kırılma”nın nasıl meydana geldiğini anlamaya çalışıyorlar. Ya da savaşın tam
kalbinde kendiliğinden bir barış hareketinin nasıl yayılabildiğini...
Hikayelerin gücüyle
BİR ŞEY OLUYOR!
Ezici güçte bir
gürültü, kaos ve karışıklığın ortasında hikayelerin sesi bizi kim olduğumuzu
hatırlamaya çağırıyor. Hikayelerin değerini anlayan ve bağ kurma sanatını
icra edebilenlerin temel bir rol oynadığı zamanlardayız. Hikaye yakalamayı
bilenler, kriz zamanlarında bize kim olduğumuzu hatırlatmak için ortaya çıkar.
Hikayeler tohumlar
atar. Medyada anlatılan hikayelere bakın ve neyin tohumlarını attıklarını
görün. Orası bizim etki alanımızda değil belki. Ama kendi küçük yaşamlarımız ve
sosyal medya hesaplarımız bizim etki alanımız. Evet küçük. Ama yeterince
çoğaldığında sesimizin sandığımız kadar cılız olmadığını görmüşlüğümüz de var.
Christina Baldwin diyor ki içinde bulunduğumuz odaya
hikayenin gücü girdiğinde bizim türümüze özgü simyasal bir reaksiyon
gerçekleşir: sadece kelimelerle içimizde sevgi ya da nefret, birleşme ya da
ayrışma, savaş ya da barış, iyi ya da kötü uyandırılır. Dünyada gücü elinde
tutanlar hikayelerin gücünü çok iyi kavramıştır, ama hikayelerin gücü hepimize
aittir.
Burada söylemeye çalıştığım şey gözümüzü gerçeklere kapatıp
pembiş bir hayal dünyasında, birbirimize iyilik perisi masalları anlatalım
değil. Gerçekler her yerde. Sokakta, evimizde, banka hesaplarımızda,
cenazelerimizde. Öfke de bizim gerçeğimiz, yas tutmak da. Ama umutsuzluğa düşme
lüksümüz yok bu dönemde. Ve umudu yeşertip büyütmek için bir arada olmak
zorundayız. Kim olduğumuzu, özümüzü, hammaddemizi hatırlamak ve birbirimize
hatırlatmak zorundayız. Bunu da lanetleyerek, kahrederek yapamayız, yapamıyoruz
da... Bu bir “iyi düşünelim iyi olsun” saflığı değil. İyilik zaten var. Ama odağımız
nerede?




