serendip ya da hasbel kader mutluluk

serendip ya da hasbel kader mutluluk
1914 yılbaşı gecesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1914 yılbaşı gecesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2017 Çarşamba

Hikayelerin gücüyle "birlikte" iyileşmek


Tarih bizi nasıl yazacak bilmiyorum ama tam da içinden geçerken biz kendimizi nasıl yazıyoruz, nasıl anlatıyoruz buna dikkat ediyorum bir süredir.
Kelimelerin gücünün farkında mıyız? Yarattığımız hikayelerin, odağımızı nereye vediğimizin gerçekliği nasıl şekillendirebildiğinin, kullandığımız dilin etkisinin farkında mıyız?


İki toplumsal olay arasında biraz soluklanıyoruz sanki. Yeni yıl dileklerimizi diliyoruz, iki üç eğlence, sofra görseli paylaşıyoruz. Sonra BUM! Lanetlemeler, nefret kusmalar, siyah profil fotoğrafları. Sonra kar yağıyor memlekete. Şenleniyor ortalık, bembeyaz manzaralar, çocuksu bir neşe ve belki de bir şeyler değişir umudu. Bir sonraki olaya kadar. Ama bu git gelin içinde bir şeyler kıpırdanmaya başladı. Eskiden arada kaynayıp gidebilecek küçük iyilik hikayeleri. Hayvanlara kapılarını açan mağazalar, “hiç olmazsa bugün güzel bir şey olsun hayatımda” diyerek eksik para alan taksi şoförü, fırtınada boğaz köprüsünde bir anda diğer araçlar tarafından korunmaya alınan motosikletlinin hikayesi vb. Bu hikayelerin ağızdan ağıza, elden ele yayıldığını ve çoğalmaya başladığını görüyorum.

Christina Baldwin’in nefis bir kitabı var: Storycatcher (Hikaye Kapanı diye çevrilebilir belki Hikaye Yakalayıcısı yerine :)) Baldwin diyor ki deneyimlerimizi hikayelere nasıl aktardığımız bireysel hayatlarımızı nasıl yaşadığımızı belirler. Bir de işin toplumsal boyutuna dikkat çekiyor ve ekliyor; kolektif hikayelerimizde neyi vurguladığımız ve tekrar tekrar neyi anlattığımız, içinde bulunduğumuz toplulukla olan ilişkimizi belirler. Sonra çemberi daha da genişletiyor ve diyor ki geniş insanlık hikayesinde neyi koruduğumuz, dünyada nelerin mümkün olduğuna dair inancımızı belirler.

I Dünya Savaşı sırasında önemli bir olay yaşanıyor. Geniş insanlık hikayesinde nelerin mümkün olduğuna dair çok etkileyici bir hikaye. 1914’ün yılbaşı gecesi... Batı Cephesi’nin siperlerinde evlerine özlem duyan İngiliz ve Alman askerlerinden oluşan iki hat var. İki hattın ortasında da “no man’s land” (sahipsiz toprak) denen en ateşli bölge var. O karlı ve mehtaplı gecede Almanlar, orduları tarafından dağıtılan ve üzerinde küçük mumların yandığı yılbaşı ağaçlarını karşı taraf da görsün diye siperlerin önüne taşır. İngilizler coşku ve neşe içinde bağırarak karşılık verir. Almanlar “Stille Nacht” (Sessiz Gece) şarkısını söylemeye başlar ve İngilizler de “Silent Night” (Aynı şarkının İngilizcesi) ile eşlik eder. Bu, Almanları cesaretlendirir ve silahlarını bırakıp elerinde mumlar, pastalar ve purolarla ayışığının altında siperleri terk edip düşman hattına doğru ilerler. İngilizler de purolarını ve pudinglerini alıp ilerler. İki düşman ülkenin askerleri yasak bölgede, ateş hattında buluşur. Birbirlerine hediyeler verir, yiyeceklerini paylaşır, Noel şarkıları söyler, futbol oynarlar. 







Bu beklenmedik ateşkes binlerce askeri içine alarak yüzlerce kilometreye yayılır. Artık birbirlerine ateş edemezler. Ve savaş bir anda kendiliğinden durur. İki tarafın dehşete düşen komutanları binlerce askeri yeni pozisyonlara transfer etmek zorunda kalır, ta ki düşman yeniden yüzü ve hikayesi olmayan biri haline gelene kadar, kardeş değil öldürülebilir biri olana kadar. Akademisyenler 100 yıl sonra bile bu olayı araştırmaya devam ediyor. Askerlerin günlüklerini ve mektuplarını inceleyerek “askeri zihindeki kırılma”nın nasıl meydana geldiğini anlamaya çalışıyorlar. Ya da savaşın tam kalbinde kendiliğinden bir barış hareketinin nasıl yayılabildiğini...


Hikayelerin gücüyle BİR ŞEY OLUYOR!

Ezici güçte bir gürültü, kaos ve karışıklığın ortasında hikayelerin sesi bizi kim olduğumuzu hatırlamaya çağırıyor. Hikayelerin değerini anlayan ve bağ kurma sanatını icra edebilenlerin temel bir rol oynadığı zamanlardayız. Hikaye yakalamayı bilenler, kriz zamanlarında bize kim olduğumuzu hatırlatmak için ortaya çıkar.

Hikayeler tohumlar atar. Medyada anlatılan hikayelere bakın ve neyin tohumlarını attıklarını görün. Orası bizim etki alanımızda değil belki. Ama kendi küçük yaşamlarımız ve sosyal medya hesaplarımız bizim etki alanımız. Evet küçük. Ama yeterince çoğaldığında sesimizin sandığımız kadar cılız olmadığını görmüşlüğümüz de var.

Christina Baldwin diyor ki içinde bulunduğumuz odaya hikayenin gücü girdiğinde bizim türümüze özgü simyasal bir reaksiyon gerçekleşir: sadece kelimelerle içimizde sevgi ya da nefret, birleşme ya da ayrışma, savaş ya da barış, iyi ya da kötü uyandırılır. Dünyada gücü elinde tutanlar hikayelerin gücünü çok iyi kavramıştır, ama hikayelerin gücü hepimize aittir.


Burada söylemeye çalıştığım şey gözümüzü gerçeklere kapatıp pembiş bir hayal dünyasında, birbirimize iyilik perisi masalları anlatalım değil. Gerçekler her yerde. Sokakta, evimizde, banka hesaplarımızda, cenazelerimizde. Öfke de bizim gerçeğimiz, yas tutmak da. Ama umutsuzluğa düşme lüksümüz yok bu dönemde. Ve umudu yeşertip büyütmek için bir arada olmak zorundayız. Kim olduğumuzu, özümüzü, hammaddemizi hatırlamak ve birbirimize hatırlatmak zorundayız. Bunu da lanetleyerek, kahrederek yapamayız, yapamıyoruz da... Bu bir “iyi düşünelim iyi olsun” saflığı değil. İyilik zaten var. Ama odağımız nerede?