serendip ya da hasbel kader mutluluk

serendip ya da hasbel kader mutluluk
mükemmeliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mükemmeliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2017 Çarşamba

İçimizdeki küskün rock star



İyi ki bu hayatı yaşıyorum ve 
iyi ki ben benim demeye giden yol nereden geçiyor?

Bu soruya cevap vermek için sanırım önce başka bir sorunun cevabını bulmak gerek:
Yaşamımızı ve kendimizi değerlendirirken kullandığımız ölçü birimi ne? Neye / kime göre mutlu ve başarılı sayıyoruz kendimizi?

Örneğin sizin ölçü biriminiz sosyal medyaysa yandınız demektir. Evde pinekleyerek geçirdiğiniz bir pazar gününü düşünün. Bütün gün pijamaları çıkarmamışsınız, ev dağınık, kahvaltı tabakları lavaboda duruyor. Saçlarınız yağlanmış ve tepeden toplayıvermişsiniz. Tam böyle bir anın içinde akıllı telefonunuzu elinize alıp Instagram’a girme gafletinde bulunuyorsunuz. Oysa herkes bilir ki pazar günleri insanlar Instagram’a sadece paylaşımda bulunmak için girer. Başkalarının paylaşımlarına bakmak için değil. Büyük gaflet! Çünkü o an koca evrende çirkin görünen, dağınık, pis, kendini yalnız hisseden, yeterince parası olmayan ve canı sıkılan tek varlık sizsiniz! Kediler bile eğlenceli pozlar vermiş sahilde! Ve sizin hayatınız bomboş! Tbt gününe kadar yeni paylaşımda bulunacak gücü damarlanızdaki asil kanda bulamıyorsunuz. Peki kendinizi ve yaşamınızı hangi ölçüyle yargıladınız?


“Alemin keyfi yerinde yine maşallah. Bize de bir gün kader güler, güler inşallah!”

Başkaları hakkımda ne düşünecek cehennemi ne kadar yakıcıysa, başkalarına bakarak kendimiz hakkında düşündüklerimiz de o kadar yakıcı olabiliyor. Kişi için neyin önemli olduğuna göre çeşit çeşit versiyonu var bunun: Onlar güzel ben çirkin. Onlar zengin ben fakir. Onlar akıllı ben aptal. Onlar başarılı ben beceriksiz. Onlar çalışkan ben tembel. Onlar aşık ben yalnız. Onlar popüler ben sıkıcı. Onlar iyi ebeveyn ben yetersiz anne. Kim olduğunuza, ne olduğunuza başkalarına göre karar verdiğiniz sürece olabildiğiniz kişi asla yeterli gelmeyecek. Ölçü biriminizi kendinizi başkalarıyla kıyaslayarak hesapladığınız sürece asla yeterince mutlu, yeterince başarılı, yeterince popüler, yeterince zengin olamayacaksınız.

Peki bunun anlamı “azıcık aşım kaygısız başım” diyerek azla yetinmek mi? Daha iyisini başarmak için hiç çaba sarf etmemek mi? Bunun anlamı kendi ölçü biriminizi sizin için neyin önemli olduğuna dayanarak, yani değerlerinizi baz alarak kendiniz oluşturmanız.

Dave Mustaine olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin!

Heavy metal müzikle zerre ilgisi olmayan insanlar için bile nefis bir hikaye Megadeth’in kurucusu, efsanevi gitarist Dave Mustaine’in hikayesi. Metallica’dan atılıp Megadeth’i kurduğunu biliyordum da detaylardaki hayat derslerini kaçırmışım meğer. Mark Manson’ın The Subtle Art Of Not Giving A F*ck adlı nefis kitabında okuyunca araştırdım, araştırdıkça duygudan duyguya, düşünceden düşünceye koştum.

26 Şubat 2016 Cuma

Mükemmel bir şekilde kusurluyuz!



Özgüven ve cesaret kavramlarından konuşulurken çoğunlukla şöyle bir eğilim gözlemliyorum: Kendine güvenen cesur bir insan aslan gibi kükrer, kaplan gibi hedefine kilitlenir ve bir pars gibi hızlı, yırtıcı ve çeviktir. Oysa özgüven için hayvanlar aleminden bir örnek düşünecek olsam benim aklıma ilk gelecek örnek kaplumbağa olur. 



Kocaman hantal bir kabuk, buruş buruş bir surat… Tehlike anında evine girmesi korkaklıkla özdeşleştirilmiş ve bana göre fena halde haksızlığa uğramıştır. Ben o içe çekilme zamanlarını da çok bilgece buluyorum. Kaplumbağa kavgaya gürültüye girmez. Polemiğe girmez. Kimseyle yarışa girmez. Acele etmeye kalkışmaz. Ne olduğunun farkındadır ve bu farkındalığıyla bence gayet karizmatik bir hayvandır. Kendini olduğu gibi kabul etmenin, özgüvenin timsalidir bana göre. Hatta belki uzun yaşamasının sırrı da buradadır.

 
Özgüven ve içsel cesaret birbiriyle göbekten bağlı iki kavram ve bu ikisinin yanına üçüncü bir arkadaşı da çağırırsak çay partisi için hazır oluruz diye düşünüyorum: O kavram da kendin olmak!
 
Kendimizden başka herkes olmamızı bekleyen bir toplumda kendin olma cesaretinden daha büyük bir cesaret düşünemiyorum. Çünkü kendin olmak demek kusurlu olmak, incinmeye açık olmak, hata yapmaya açık olmak, kendini tüm otantik benliğinle ortaya koyabilmek demektir. Ve kabul edersiniz ki beyler bayanlar, bu da sıkı cesaret gerektirir.

Kendin olma cesaretini göstermemizin önündeki en büyük engellerden biri kusurlu oluşumuzun başkaları tarafından görülebileceğine dair korkumuzdur. O nedenle özgüveni kulaklarından fışkıran birçok insan, aslında çoğunlukla içlerinde en büyük korkuları yaşayan insanlardır. Özgüven ve içsel cesaret volümü o kadar yükseltme ihtiyacı duymaz. ''Bakııın bende neler neler var'' diye pek de şov yapmaz. Ama çoğumuz sadece mükemmel olursak sevilebiliriz inancıyla büyüdük. Sadece mükemmel olursak değerli olabileceğimize inandık. Kötü haber mükemmel olmak imkanlı değil, çünkü hepimiz insan olma deneyimi yaşayan varlıklarız. İyi haberse, mükemmel olmak zorunda değiliz zaten. Kusurluyuz ve böyle çok da güzeliz. Bazen fosluyoruz, bazen kendi duvarlarımıza tosluyoruz ama tam da böyle büyüyüp öğreniyoruz. Hangi çocuk kucakta bebekken bir anda kalkıp maraton koşmuş? Benim kızımın ilk adımları Walking Dead dizisinden fırlamış bir zombinin adımları gibiydi. Çocuklar düşer, kalkar, yürür, gene düşer, gene kalkar. Eline verdiğiniz yoğurt kasesi ve kaşıkla etrafın canına okur ve sonra o kaşık ağzını bulur. Ve biz de bu büyüme sürecindeki sakarlıkları, hataları, ağzı burnu yoğurtlu halleri çok sevimli buluruz. Peki aynı anlayışı kendimize gösterebiliyor muyuz