Başarısızlığın yeni
tanımı
Başarısızlıktan çok ortalama olmaktan korkuyoruz artık. Başarısızlığın içinde bir hikaye var, düşüp düşüp en sonunda başardım
deme olasılığı var, bir gün Ted konuşmasında kullanılacak malzeme olma potansiyeli
var. Peki ortalama olmada ne var? Çoğunlukla utanç, pişmanlık ve kaygı var.
Ortalama demek arafta kaybolmuş, silik, dikkate değmeyen,
aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık, her durumda tükürüğüne yazık bir
durum. Oysa burada da bir ölçü birimi sorunu karşımıza dikiliyor: Ortalama olmanın ortalamasını kim alıyor? Ve neyin ortalamasını alıyor?
İşin ilginci standardın ötesinde iyi olarak değerlendirilen,
başarılı dediğimiz insanlar kendilerini hiç de öyle müstesna, sıra dışı olarak
tanımlamıyorlar. Zaten tam da bu yüzden gelişmek için çaba göstermeye devam
ediyorlar. Yani “aman canım zaten ortalamanın üstündeyim, biraz da pis, zavallı
ortalama insanlar çabalasın” demiyorlar. Kendi içlerinde ve kendi hızlarında
gelişim ve büyüme süreçlerini devam ettirmek için taş üstüne taş koymaya,
konfor alanlarından çıkmak için çaba göstermeye devam ediyorlar.
Ortalama olduğumuza
karar veren ve ortalamaları kendi ölçü birimine göre alan toplum ve medyaya
rağmen, iyi ki bu hayatı yaşıyorum demek mümkün mü?
İlham vermesi amacıyla sosyal medyada paylaşılan gerçek yaşam
öykülerini okuyoruz:
Güvenlik görevlisi olarak girdiği bankada müdür oldu!
Köylü teyzenin yazdığı tiyatro oyunu ödül aldı!
Pazarda su satarak başladı, şimdi imparatorluğu var!
Peki güvenlik görevlisi olarak kalan adam, oyun yazmayan
köylü teyze ve pazarda su satarak başlayıp pazarda anca domates tezgahı açmaya
kadar yükselen adama bakarsak... Bunlar “junk” hayatlar mıdır? Yükselmek,
başarmak, parlamak, kazanmak... Bu kavramlar o kadar çok insan için
motivasyondan çok yılgınlık anlamına gelmeye başladı ki...
Benim için başarılı bir hayat demek, kendin için neyin önemli olduğunu keşfettiğin ve o keşif doğrultusunda ilerlerken güzellikleri kaçırmadığın bir hayat demek. Facebook paylaşımımıza kaç beğeni geldiğini hesaplamak yerine kanlı canlı dostlarla gerçek sohbetlere zaman ayırabilmişsek, ellerimiz bir şeylere dokunup hayat vermişse, düşmüş birilerine el uzatabilmişsek, bir çocuğun büyümesine şahit olabilmişsek, ormanın serinini kumsalın sıcağını hissetmek için kendimize izin vermişsek, kendi sınırlarımızı aşmak ve büyümek için çaba göstermişsek, yataktan umutla kalkıp yatağa şükürle girdiğimiz günlerin sayısını çoğaltmak için uğraşmışsak, ismimiz birkaç güzel yüzü gülümsetmişse... Böyle bir hayat başkalarının metrik sisteminde ortalama olsa da biz başarılı bir hayat diyemez miyiz buna?
Ben derim.
Ray Bradbury ise Fahrenheit 451’de diyor ki:
''Herkes öldüğünde
ardında bir şey bırakmalı derdi büyükbabam. Bir çocuk, bir kitap, bir ev, duvar
ya da yaptığı bir çift ayakkabı, ya da ekilmiş bir bahçe. Bir şekilde ellerin
bir şeylere dokunmalı ki öldüğünde ruhun nereye gideceğini bilsin.''
Kim bilebilir, belki de güvenlik görevlisi olarak kalan
güvenlik görevlisinin ruhu nereye gideceğini daha iyi biliyordur. Belki tiyatro
oyunu yazmamış olan köylü teyze köyün çocuklarına muazzam masallar
anlatıyordur. Ve kim bilir belki gelip geleceği yer domates tezgahı açmak olan
pazarcı hayatın tadını bizden daha iyi çıkarıyordur.
Tabi ki yaşamdan daha fazlasını isteyelim ve kendimizden
daha iyisini bekleyelim. Hayallerimiz de olsun, hedeflerimiz de. Ama geldiğimiz
yer ve olduğumuz kişiye baktığımızda kimsenin yargısına göre değil, kendimiz
için neyin önemli ve anlamlı olduğuna bakarak “iyi ki” diyebilmeyi de es
geçmeyelim. Kendi metrik sistemimizde mutlu mesut yaşamak varken, ortalama
kalma korkusuyla başkalarının ölçü birimine göre yaşamaya çalışmayalım derim.





