serendip ya da hasbel kader mutluluk

serendip ya da hasbel kader mutluluk

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Eyvah, yoksa ortalama biri miyim?


Başarısızlığın yeni tanımı

Başarısızlıktan çok ortalama olmaktan korkuyoruz artık. Başarısızlığın içinde bir hikaye var, düşüp düşüp en sonunda başardım deme olasılığı var, bir gün Ted konuşmasında kullanılacak malzeme olma potansiyeli var. Peki ortalama olmada ne var? Çoğunlukla utanç, pişmanlık ve kaygı var.

Ortalama demek arafta kaybolmuş, silik, dikkate değmeyen, aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık, her durumda tükürüğüne yazık bir durum. Oysa burada da bir ölçü birimi sorunu karşımıza dikiliyor: Ortalama olmanın ortalamasını kim alıyor? Ve neyin ortalamasını alıyor?

İşin ilginci standardın ötesinde iyi olarak değerlendirilen, başarılı dediğimiz insanlar kendilerini hiç de öyle müstesna, sıra dışı olarak tanımlamıyorlar. Zaten tam da bu yüzden gelişmek için çaba göstermeye devam ediyorlar. Yani “aman canım zaten ortalamanın üstündeyim, biraz da pis, zavallı ortalama insanlar çabalasın” demiyorlar. Kendi içlerinde ve kendi hızlarında gelişim ve büyüme süreçlerini devam ettirmek için taş üstüne taş koymaya, konfor alanlarından çıkmak için çaba göstermeye devam ediyorlar.

Ortalama olduğumuza karar veren ve ortalamaları kendi ölçü birimine göre alan toplum ve medyaya rağmen, iyi ki bu hayatı yaşıyorum demek mümkün mü?

İlham vermesi amacıyla sosyal medyada paylaşılan gerçek yaşam öykülerini okuyoruz:
Güvenlik görevlisi olarak girdiği bankada müdür oldu!
Köylü teyzenin yazdığı tiyatro oyunu ödül aldı!
Pazarda su satarak başladı, şimdi imparatorluğu var!

Peki güvenlik görevlisi olarak kalan adam, oyun yazmayan köylü teyze ve pazarda su satarak başlayıp pazarda anca domates tezgahı açmaya kadar yükselen adama bakarsak... Bunlar “junk” hayatlar mıdır? Yükselmek, başarmak, parlamak, kazanmak... Bu kavramlar o kadar çok insan için motivasyondan çok yılgınlık anlamına gelmeye başladı ki...


Benim için başarılı bir hayat demek, kendin için neyin önemli olduğunu keşfettiğin ve o keşif doğrultusunda ilerlerken güzellikleri kaçırmadığın bir hayat demek. Facebook paylaşımımıza kaç beğeni geldiğini hesaplamak yerine kanlı canlı dostlarla gerçek sohbetlere zaman ayırabilmişsek, ellerimiz bir şeylere dokunup hayat vermişse, düşmüş birilerine el uzatabilmişsek, bir çocuğun büyümesine şahit olabilmişsek, ormanın serinini kumsalın sıcağını hissetmek için kendimize izin vermişsek, kendi sınırlarımızı aşmak ve büyümek için çaba göstermişsek, yataktan umutla kalkıp yatağa şükürle girdiğimiz günlerin sayısını çoğaltmak için uğraşmışsak, ismimiz birkaç güzel yüzü gülümsetmişse... Böyle bir hayat başkalarının metrik sisteminde ortalama olsa da biz başarılı bir hayat diyemez miyiz buna?
Ben derim.

Ray Bradbury ise Fahrenheit 451’de diyor ki:

''Herkes öldüğünde ardında bir şey bırakmalı derdi büyükbabam. Bir çocuk, bir kitap, bir ev, duvar ya da yaptığı bir çift ayakkabı, ya da ekilmiş bir bahçe. Bir şekilde ellerin bir şeylere dokunmalı ki öldüğünde ruhun nereye gideceğini bilsin.''

Kim bilebilir, belki de güvenlik görevlisi olarak kalan güvenlik görevlisinin ruhu nereye gideceğini daha iyi biliyordur. Belki tiyatro oyunu yazmamış olan köylü teyze köyün çocuklarına muazzam masallar anlatıyordur. Ve kim bilir belki gelip geleceği yer domates tezgahı açmak olan pazarcı hayatın tadını bizden daha iyi çıkarıyordur.

Tabi ki yaşamdan daha fazlasını isteyelim ve kendimizden daha iyisini bekleyelim. Hayallerimiz de olsun, hedeflerimiz de. Ama geldiğimiz yer ve olduğumuz kişiye baktığımızda kimsenin yargısına göre değil, kendimiz için neyin önemli ve anlamlı olduğuna bakarak “iyi ki” diyebilmeyi de es geçmeyelim. Kendi metrik sistemimizde mutlu mesut yaşamak varken, ortalama kalma korkusuyla başkalarının ölçü birimine göre yaşamaya çalışmayalım derim.

İçimizdeki küskün rock star



İyi ki bu hayatı yaşıyorum ve 
iyi ki ben benim demeye giden yol nereden geçiyor?

Bu soruya cevap vermek için sanırım önce başka bir sorunun cevabını bulmak gerek:
Yaşamımızı ve kendimizi değerlendirirken kullandığımız ölçü birimi ne? Neye / kime göre mutlu ve başarılı sayıyoruz kendimizi?

Örneğin sizin ölçü biriminiz sosyal medyaysa yandınız demektir. Evde pinekleyerek geçirdiğiniz bir pazar gününü düşünün. Bütün gün pijamaları çıkarmamışsınız, ev dağınık, kahvaltı tabakları lavaboda duruyor. Saçlarınız yağlanmış ve tepeden toplayıvermişsiniz. Tam böyle bir anın içinde akıllı telefonunuzu elinize alıp Instagram’a girme gafletinde bulunuyorsunuz. Oysa herkes bilir ki pazar günleri insanlar Instagram’a sadece paylaşımda bulunmak için girer. Başkalarının paylaşımlarına bakmak için değil. Büyük gaflet! Çünkü o an koca evrende çirkin görünen, dağınık, pis, kendini yalnız hisseden, yeterince parası olmayan ve canı sıkılan tek varlık sizsiniz! Kediler bile eğlenceli pozlar vermiş sahilde! Ve sizin hayatınız bomboş! Tbt gününe kadar yeni paylaşımda bulunacak gücü damarlanızdaki asil kanda bulamıyorsunuz. Peki kendinizi ve yaşamınızı hangi ölçüyle yargıladınız?


“Alemin keyfi yerinde yine maşallah. Bize de bir gün kader güler, güler inşallah!”

Başkaları hakkımda ne düşünecek cehennemi ne kadar yakıcıysa, başkalarına bakarak kendimiz hakkında düşündüklerimiz de o kadar yakıcı olabiliyor. Kişi için neyin önemli olduğuna göre çeşit çeşit versiyonu var bunun: Onlar güzel ben çirkin. Onlar zengin ben fakir. Onlar akıllı ben aptal. Onlar başarılı ben beceriksiz. Onlar çalışkan ben tembel. Onlar aşık ben yalnız. Onlar popüler ben sıkıcı. Onlar iyi ebeveyn ben yetersiz anne. Kim olduğunuza, ne olduğunuza başkalarına göre karar verdiğiniz sürece olabildiğiniz kişi asla yeterli gelmeyecek. Ölçü biriminizi kendinizi başkalarıyla kıyaslayarak hesapladığınız sürece asla yeterince mutlu, yeterince başarılı, yeterince popüler, yeterince zengin olamayacaksınız.

Peki bunun anlamı “azıcık aşım kaygısız başım” diyerek azla yetinmek mi? Daha iyisini başarmak için hiç çaba sarf etmemek mi? Bunun anlamı kendi ölçü biriminizi sizin için neyin önemli olduğuna dayanarak, yani değerlerinizi baz alarak kendiniz oluşturmanız.

Dave Mustaine olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin!

Heavy metal müzikle zerre ilgisi olmayan insanlar için bile nefis bir hikaye Megadeth’in kurucusu, efsanevi gitarist Dave Mustaine’in hikayesi. Metallica’dan atılıp Megadeth’i kurduğunu biliyordum da detaylardaki hayat derslerini kaçırmışım meğer. Mark Manson’ın The Subtle Art Of Not Giving A F*ck adlı nefis kitabında okuyunca araştırdım, araştırdıkça duygudan duyguya, düşünceden düşünceye koştum.