Özgüven ve cesaret kavramlarından konuşulurken çoğunlukla şöyle
bir eğilim gözlemliyorum: Kendine güvenen cesur bir insan aslan gibi kükrer, kaplan gibi hedefine kilitlenir
ve bir pars gibi hızlı, yırtıcı ve çeviktir. Oysa özgüven için hayvanlar
aleminden bir örnek düşünecek olsam benim aklıma ilk gelecek örnek kaplumbağa olur.
Kocaman hantal bir kabuk, buruş buruş bir
surat… Tehlike anında
evine girmesi korkaklıkla
özdeşleştirilmiş ve
bana göre fena halde
haksızlığa uğramıştır.
Ben o içe çekilme zamanlarını da çok bilgece buluyorum. Kaplumbağa kavgaya gürültüye
girmez. Polemiğe girmez. Kimseyle yarışa girmez. Acele etmeye kalkışmaz. Ne olduğunun
farkındadır ve bu farkındalığıyla bence gayet karizmatik bir hayvandır. Kendini olduğu gibi kabul etmenin,
özgüvenin timsalidir bana göre. Hatta belki uzun yaşamasının sırrı da buradadır.
Özgüven ve içsel cesaret birbiriyle göbekten bağlı iki kavram ve bu ikisinin yanına üçüncü bir
arkadaşı da
çağırırsak çay
partisi için
hazır oluruz diye düşünüyorum: O kavram da kendin olmak!
Kendimizden
başka herkes olmamızı bekleyen
bir toplumda kendin olma cesaretinden daha büyük
bir cesaret düşünemiyorum. Çünkü kendin
olmak demek kusurlu olmak, incinmeye açık olmak, hata
yapmaya açık olmak, kendini tüm
otantik benliğinle ortaya koyabilmek demektir. Ve kabul
edersiniz ki beyler bayanlar, bu da sıkı cesaret
gerektirir.
Kendin
olma cesaretini göstermemizin önündeki
en büyük engellerden biri kusurlu oluşumuzun
başkaları tarafından
görülebileceğine
dair korkumuzdur. O nedenle özgüveni kulaklarından fışkıran birçok insan, aslında
çoğunlukla içlerinde en büyük korkuları yaşayan insanlardır. Özgüven
ve içsel cesaret volümü o
kadar yükseltme ihtiyacı duymaz.
''Bakııın bende neler neler var'' diye pek de şov
yapmaz. Ama çoğumuz sadece mükemmel
olursak sevilebiliriz inancıyla büyüdük.
Sadece mükemmel olursak değerli
olabileceğimize inandık. Kötü haber mükemmel
olmak imkanlı değil, çünkü hepimiz
insan olma deneyimi yaşayan varlıklarız.
İyi haberse, mükemmel olmak
zorunda değiliz zaten. Kusurluyuz ve böyle
çok da güzeliz. Bazen fosluyoruz, bazen kendi duvarlarımıza
tosluyoruz ama tam da böyle büyüyüp
öğreniyoruz. Hangi çocuk kucakta
bebekken bir anda kalkıp maraton koşmuş? Benim kızımın ilk adımları Walking Dead dizisinden fırlamış bir
zombinin adımları gibiydi. Çocuklar düşer,
kalkar, yürür, gene düşer,
gene kalkar. Eline verdiğiniz
yoğurt kasesi ve kaşıkla etrafın canına okur ve
sonra o kaşık ağzını bulur.
Ve biz de bu büyüme sürecindeki sakarlıkları, hataları, ağzı burnu yoğurtlu
halleri çok sevimli buluruz. Peki aynı anlayışı kendimize gösterebiliyor muyuz?
Mükemmeliyetçiliğin yüceltilmesi
temelde iki efsane inançla
ilgili:
1. Mükemmeliyetçilik, elinizden gelenin en iyisi olmaya çalışmakla aynı şey değildir. Mükemmeliyetçilik,
sağlıklı büyüme ve başarıyla ilgili değildir. Mükemmeliyetçilik;
mükemmel yaşar, mükemmel görünür ve mükemmel davranırsak suçlanma,
yargılanma ve utanca karşı kendimizi koruyabileceğimize dair bir inançtır.
Bir zırhtır. Utanç araştırmacısı (evet böyle bir akademik title var) Brene
Brown'ın deyimiyle 'Mükemmeliyetçilik bizi koruduğunu düşünerek her yere
sürüklediğimiz 20 tonluk bir zırhtır''.
E koca zırhı giy-çıkar kolay iş değil.
O zaman ne yapıyoruz, o zırhı hiç çıkarmıyoruz, organik bir parçamız haline
geliyor, zamanla kolumuz, bacağımız gibi bize ait olduğuna inanıyoruz.
Göbeğimizi fark etmesinler diye karnımızı sürekli içimize
çektiğimizi düşünelim. Bir süre sonra kimse bakmazken de ve biz
farkında olmasak bile göbeğimizi içimize
yapıştırırız. Bedeli ne olur: Nefes alamamak. İşte mükemmeliyet zırhının
altında da başımıza gelen ilk şey budur: nefes alamamak!
Göbek
deyince çatlaklar, çatlak deyince Leonard Cohen'in en sevdiğim dizeleri geldi
aklıma:
''Her
şeyin içinde bir çatlak var. Işık böyle girer içeri.''
2. Mükemmeliyetçilik, kişisel gelişim değildir. Mükemmeliyetçilik
özünde onay ve kabul kazanmaya çalışmakla
ilgilidir. Çoğu mükemmeliyetçi, başarısı
ve performansı nedeniyle övülerek yetişmiştir (ders notları, düzgün davranma,
uslu olma, kurallara uyma, iyi görünme vb) Böylece yol üzerinde bir yerlerde
bir inanç geliştirir: Ben ne başardıysam o'yum.
Sağlıklı
çaba kendine odaklıdır: Nasıl gelişebilirim? Mükemmeliyetçilik
başkasına odaklıdır: Hakkımda ne düşünecekler?
Brene
Brown'a göre Mükemmeliyetçilik çoğu
zaman depresyon, kaygı ve hayat felcine giden yoldur. Hayat felci, dünyada
kusurlu olabilecek herhangi bir şey üretmekten çok korktuğumuz için kaçırdığımız fırsatların hepsini ifade
eder. Ayrıca başarısızlık, hata yapma ve başkalarını hayal kırıklığına uğratma
korkusu yüzünden peşinden gidemediğimiz hayallerimizin hepsidir. Mükemmeliyetçiyseniz
risk almak dehşet vericidir. Çünkü öz değeriniz tehlikededir.
Kusurluyuz ve kusurlarımızla
değerliyiz, evet. Bununla birlikte her
birimiz bize özel
bir ışıkla bu dünyaya geldik. Her birimiz bize özel yeteneklerle, parmak izimizle bu dünyaya geldik. Ve mükemmel olma kaygısı bu parmak izini basmamıza engel olmamalı, bize özel o ışığı paylaşmamıza engel olmamalı. Her birimizin kendi otantik kimliğimizi yaşamaya ve neyi başarmak üzere buraya geldiysek onu başarmaya hakkımız var. Foslarsak ve toslarsak bir daha bir daha denemeye, istediğimiz
zaman yolumuzu tamamen değiştirmeye hakkımız var. Yeter ki kendimiz olmak için kendimize izin verelim. Yeter ki kaplumbağa
kabuğundan aslan pençesi çıkaramıyoruz diye yürümekten vazgeçmeyelim.
o kadar güzel yazmışsın ki
YanıtlaSilenfes
YanıtlaSilMükemmeliyetçi biri olarak,kutluyorum sizi gerçekten başarılı bir yazı olmuş.
YanıtlaSil