Yazmak bazen derin kazı
çalışması yapmak gibi. Geçmişte kalmış travmatik anların etkisini doğuştan
getirdiğimiz karakter özelliğimiz sandığımızda, o travmadan özgürleşmek ve bize
ait olmayan yükleri atmak için nefis bir araç olabiliyor. Bu konuyu çok
önemsiyorum ve bana sıklıkla sorulan “peki ama nasıl” sorusuna kendi
deneyimlerimden biriyle cevap vermek istiyorum.
İlkokul 1. sınıfa kendi isteğimle 5,5 yaşımda başladım. Pek
parlak bir başlangıç olmadı ve ikinci dönemde sınıfım değişene kadar, asla
öğretmen olmaması gereken bir öğretmenle büyük bir sınav yaşadım. Bu deneyimin
bendeki etkisini iyi bildiğimi düşünüyordum. Ama bildiğini düşünen ben,
yetişkin bendi. Oysa o ana tam olarak geri dönüp o çocuğun ne yaşadığını gerçekten
anlayana kadar özgürleşemedim. Aşağıda paylaştığım yazıyı yazdığım anı çok iyi
hatırlıyorum. O dönemde çalıştığım ajansta bir anda bilgisayarı kapatıp el
yazısıyla yazmaya başladım. Tek bir saniye bile durmadan, sanki benden bağımsız
bir güç kalemi ele geçirmiş gibi, bir solukta yazdım. Sanki ben onu yazmadım da
o kendini yazdı. Bittikten sonra öyle oh rahatladım, şimdi şahane özgür bir
insanım duygusu da gelmedi. Tam tersi önce bir kaya oturdu sanki göğsüme. Ama zamanla
yaşadığım olayla özdeşleşmemin kırıldığını, bu anının artık beni
tanımlamadığını ve aradan zaman geçip tekrar okuduğumda, gene bana ait olsa da
sadece yaşanmış bir gerçeklik olarak onu algılayabildiğimi fark ettim.
Sizin de böyle kendini yazmak isteyen hikayeleriniz varsa
mutlaka deneyin derim. Şifa belki kağıt ve kalemden gelir, kim bilir…
Çıplak fotoğrafım
“Atatürk yurdu
kurtardı” cümlesini tek satırda yazamıyorum. Ne yapsam olmuyor. Koca koca
harfler çıkıyor elimden, küçültemiyorum. Ben küçüğüm. Harfler büyük. Öğretmenim
çok büyük. 5 metre boyunda. Kabarık kırmızı saçları, incecik çatık kaşları var. Hiç
gülmüyor. Sesi çok kalın, hep bağırıyor. Harfleri bir türlü küçük yazamıyorum,
cümleyi tek satıra sığdıramıyorum. Çok korkuyorum. Gittikçe küçülüyorum,
harfler büyüyor, öğretmenim büyüyor. Yine bağıracak bana, çok kızacak. Döver mi
acaba? İşte üzerime geliyor.
Kaybolsam şimdi, yok
olsam, bir mucize olsa. Olmuyor mucize falan. Sesi bütün sınıfı dolduruyor, çok
bağırıyor, herkes bana bakıyor. Ağlamaya başlıyorum. Deli gibi ağlıyorum. Ben ağladıkça
öğretmenim daha çok kızıyor, o kızdıkça ben daha çok ağlıyorum. Eline bir
mendil alıyor. Ne yapacak o mendille? Elindeki mendille ağzımı bağlıyor. Ağzımı
mendille kapatıyor. Hıçkırıyorum, nefes alamıyorum. Herkes bana bakıp
kıkırdıyor. Galiba yine olacak. Lütfen olmasın, mahvolurum.
Çaresi yok, oluyor ve
kusmaya başlıyorum. Her yer kusmuk ve gözyaşı. Korkudan ve utançtan ölünür mü? Öğretmenim
delirmiş gibi üstüme geliyor. At kuyruğu saçımdan tutup ayağa kaldırıyor beni. Çöp
tenekesinin önüne atıyor. “Buradan kağıt al pisliğini temizle” diyor. Ellerim
titriyor, kağıtları alıp kusmuğumu temizlemeye çalışıyorum. Yine saçıma
yapışıyor, çekerek kapıya doğru itiyor. “Beceriksiz! Tuvalete git, bok gibi
kokuyorsun!” Sınıftan yaka paça atıyor beni.
Upuzun koridoru ilk
defa bomboş görüyorum. Hep cıvıl cıvıl cıvıl öğrencilerle dolu olan koridor
şimdi sonsuza kadar uzanıyor. Yalnızca ben varım, bir de Şerafettin Amca
koridoru süpürüyor. Kocaman gözlükleri var, şaşkınlıkla bakıyor bana. Ona doğru
koşuyorum. Gözyaşlarımdan önümü zor görüyorum. “Ne olur izin ver Şerafettin
Amca eve gideyim. Ne olur aç kapıları gideyim.” “Yapamam” diyor, “kovarlar beni”.
“O zaman annem gelsin yalvarırım.”
Çaresi yok. Üstüm başım
kusmuk, kalıyorum koridorda.
Ve olan oluyor,
teneffüs zili çalıyor. Bütün çocuklar koşarak koridora çıkıyor. Hepsi bana
bakıyor. Bizim sınıftakiler işaret parmaklarıyla beni gösterip “işte bu
yazamadı örtmenin verdiği cümleyi, soona da kustu” diyorlar. Hepsi bana bakıyor.
Atatürk yurdu kurtardı. Beni kimse kurtaramadı. Çırılçıplak kalıyorum
koridorda.
28.01.2005



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder